Abdullah Cengiz | Köşe Yazısı
Bugün 31 Ekim. Batı dünyasının önemli bir bölümü Cadılar Bayramı’nı kutluyor. Sokaklar korkunç maskelerle, balkabaklarıyla, cadı kostümleriyle süsleniyor. Çocuklar kapı kapı dolaşıyor, yetişkinler eğleniyor, ticaret dünyası ise bu geleneği büyük bir pazara dönüştürüyor.
Türkiye’de ise Cadılar Bayramı ne köklü bir geleneğimiz ne de toplumsal hayatımızın bir parçası. Son yıllarda bazı eğlence mekânlarında, okullarda ve sosyal çevrelerde karşımıza çıksa da bu kutlamanın asıl merkezi Batı dünyası.
Ancak Batı’nın bugün eğlenceye dönüştürdüğü cadı figürünün geçmişinde, üzerinde düşünülmesi gereken karanlık bir tarih bulunuyor.
Avrupa’da yüzyıllar boyunca binlerce insan büyücülükle suçlandı. Özellikle kadınlar, toplumun korkularının, önyargılarının ve çıkar çatışmalarının hedefi haline getirildi. Kimi yalnız yaşadığı, kimi toplumun alışılmış düzenine uymadığı, kimi de hakkında ortaya atılan bir söylenti nedeniyle mahkemelerin karşısına çıkarıldı.
15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar süren cadı yargılamalarında on binlerce insan hayatını kaybetti. Suçlananların çoğunluğu kadındı.
Bir salgın ortaya çıktığında, hayvanlar öldüğünde veya tarlalar zarar gördüğünde insanlar felaketin gerçek nedenlerini araştırmak yerine suçlayacak birilerini arıyordu.
Cehaletin hüküm sürdüğü yerde korku büyüyor, korkunun büyüdüğü yerde adalet zayıflıyordu.
Bugün aynı Avrupa, geçmişte korkuyla ilişkilendirdiği cadı figürünü eğlencenin ve tüketimin simgesi haline getirmiş durumda.
Tarihin kendi içerisindeki çelişkisi de burada.
Fakat bizim üzerinde durmamız gereken, Batı’nın hangi geleneği kutladığından çok, bu tarihin insanlık adına ne anlattığıdır.
Türkiye’nin toplumsal hafızası, kültürü ve inanç dünyası Avrupa’nın cadı avları tarihinden farklıdır. Bizim toplumumuzda cadı mahkemeleri, Avrupa’daki gibi yaygın ve kurumsallaşmış bir tarihsel olgu değildir. Dolayısıyla Batı’nın yaşadığı her karanlık dönemi kendi tarihimize taşımak doğru olmaz.
Ancak insanların birbirini suçlama, dışlama ve toplum önünde mahkûm etme alışkanlığı yalnızca Avrupa’ya özgü değildir.
Bizim de üzerinde düşünmemiz gereken taraf burasıdır.
Türkiye’de bugün bir insanın düşüncesi, siyasi görüşü, inancı veya yaşam biçimi üzerinden kolayca hedef haline getirilebildiğini görüyoruz. Bazen bir açıklama, bazen bir görüntü, bazen de doğruluğu araştırılmamış bir iddia insanların yıllarca oluşturduğu itibarı birkaç saat içerisinde zedeleyebiliyor.
Özellikle sosyal medya, bu anlayışın en hızlı yayıldığı alanlardan biri haline geldi.
Daha olayın ne olduğu anlaşılmadan hükümler veriliyor. İnsanlar dinlenmeden suçlanıyor, savunmaları beklenmeden haklarında kanaat oluşturuluyor.
Dünün Avrupa’sında meydanlarda kurulan mahkemeler vardı. Bugün ise ekranların arkasında kendisini hâkim yerine koyan kalabalıklar var.
Elbette aralarında büyük farklar bulunuyor. Ancak ortak bir tehlike değişmiyor: **Gerçeğin yerini önyargı aldığında, adalet zarar görüyor.**
Bizim toplumumuzun güçlü taraflarından biri, tarih boyunca farklı kültürlerle, inançlarla ve geleneklerle bir arada yaşama tecrübesine sahip olmasıdır. Anadolu’nun toplumsal hafızasında komşuluk, dayanışma, merhamet ve hakkaniyet önemli bir yer tutar.
Fakat bu değerleri yalnızca geçmişin güzel hatıraları olarak anlatmak yeterli değildir.
Bugün de yaşatmak gerekiyor.
Bir insanı siyasi düşüncesinden dolayı düşman görmek, farklı bir inanca sahip olduğu için dışlamak, bir kadının hayatı üzerinde söz sahibi olmaya çalışmak veya bir söylenti üzerinden insanları toplum önünde mahkûm etmek, savunduğumuz adalet anlayışıyla bağdaşmaz.
Özellikle kadınlar konusunda hâlâ aşılması gereken toplumsal sorunlarımız bulunuyor.
Kadının eğitimine, çalışma hayatına, düşüncelerine ve kendi yaşamı hakkında karar verme hakkına yönelik baskılar yalnızca geçmişin meselesi değil. Günümüzde de farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.
Bir taraftan kadına verilen değerden söz ederken diğer taraftan onun hayatına müdahale etmeyi doğal karşılayan anlayışla yüzleşmek zorundayız.
Çünkü bir toplumun ahlaki gücü, yalnızca geleneklerine bağlılığıyla değil, o geleneklerin içerisinde insana ne kadar değer verdiğiyle de anlaşılır.
Batı bugün Cadılar Bayramı’nı kutlayabilir. Bu onların tarihsel ve kültürel gelişimi içerisinde şekillenmiş bir gelenektir. Bizim bu kutlamayı benimsememiz veya kendi kültürümüzün bir parçası haline getirmemiz gerekmiyor.
Kendi tarihimiz, kendi değerlerimiz ve kendi toplumsal birikimimiz var.
Ancak başka toplumların geçmişinden ders çıkarmak, onların kültürünü benimsemek anlamına gelmez.
Avrupa’nın cadı avları bize bir gerçeği hatırlatıyor: İnsanların korkuları, çıkarları ve önyargıları adaletin önüne geçtiğinde en büyük zararı çoğu zaman kendisini savunacak gücü olmayanlar görüyor.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı da insanların birbirini kolayca suçladığı, farklı düşünceleri düşmanlık sebebi saydığı bir toplumsal iklim değil; hukukun, vicdanın ve karşılıklı saygının güçlendiği bir anlayıştır.
Batı’nın cadı kostümleriyle eğlendiği bu günde bizim üzerinde düşünmemiz gereken, cadıların gerçekten var olup olmadığı değil, insanların neden sürekli suçlayacak birilerini aradığıdır.
Tarih boyunca kimi zaman inançlar, kimi zaman siyasi düşünceler, kimi zaman da toplumsal korkular insanların birbirine karşı kullanılabildi.
İsimler değişti, dönemler değişti, yöntemler değişti.
Fakat insanın başka bir insanı dinlemeden yargılama alışkanlığı bütünüyle ortadan kalkmadı.
**Bizim cadılara değil, insanları cadı ilan eden zihniyete bakmamız gerekiyor.**
Çünkü bir toplumun geleceğini tehdit eden, farklı düşünen insanların varlığı değil; farklı düşünen insanlara tahammül edemeyen anlayıştır.
Batı kendi geçmişinin karanlık sayfalarını bugün kostümlerle hatırlıyor.
Biz ise kendi geleceğimizi, insanı merkeze alan bir adalet anlayışıyla kurmak zorundayız.
**Abdullah Cengiz**

