Bilindiği gibi Osmanlı egemenliği nedeniyle Kürdler uluslaşma sürecini Selanik Türk’lerinden daha geç yakaladı. Kürdlerin ulusal taleplerinden vazgeçmeleri için “aynı ümmetin kardeşleriyiz” diye Osmanlı’dan devralınan anlayış ile Cumhuriyetin ilanı ile de devam ettirildi. İrili, ufaklı isyanlarla birlikte Dersim katliamı sonrası
Kürdlerin mevcut sistem içinde çözüm arayışlarına çok partili sisteme geçişten kısa bir süre sonra iktidarın el değiştirmesine karşı (1950) yapılan 27.Mayıs.1960 askeri darbesinden sonra tanınan kısmi demokratik haklarla birlikte “Ümmet kardeşliği” propagandasına Kemalizmin etkisindeki Türk solunun ürettiği “Bütün halklar kardeştir” anlayışının eklenmesinin Kürd ulusal uyanışının ötelenmesinde büyük payı oldu.
Günümüzde aynı ümmetin parçası olmanın ve bütün halkların kardeş olmasının bir ulusun diğerini ezmesine, kendine benzetmesine engel olmadığı anlaşıldı. Uluslaşma sürecini geç yakalamalarına rağmen iradeleri dışında dört parçaya bölünmüş ülkelerinde yaşayan Kürdler geçmiş ile olan bağlarını korudu. Bu gün olduğu gibi yarında da birlikte yaşama iradesi yok edilemedi. Her parçada uygulanan benzer baskılara rağmen asimile (entegre) edilemedi. Buna rağmen asimilasyon politikası dört parçada da şartlara göre gerektiğinde zor kullanarak, arada bir verilen ama tutulmayan sözlerle devam ettiriliyor.
Öcalan’ın paradigma diye ortaya atıp Kandil ve DEM Parti’nin savunduğu Kürdlerin Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de, egemen olan (Türk, Arap ve Fars) uluslar içinde entegre edilmeleri ile Birleşmiş Milletler’ de 1945 yılında kabul edilen Self determinasyon hakkı birbirinden çok farklıdır ve ayrı olarak değerlendirilmelidir. Asimilasyon ile aynı amaç için kullanılan entegrasyon bir halkın farklılıkları yok sayıp diğer bir halka benzetilmesi ve içinde eritilmesi demektir.
Self determinasyon ise (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı) savaşlara engel olmak için kabul edilen bir haktır.
Bu hak daha sonra genişletilerek 16 Aralık 1966’da “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hakların” ilave edilmesi ile birlikte “İkiz Sözleşme” olarak isimlendirilen Self determinasyon hakkı bağlayıcı bir insan hakkı olarak kabul edildi.
Böylece günümüzde uluslar arası hukukta ve Birleşmiş Milletler ‘de de kabul gören Self-determinasyon hakkı iç ve dış olarak iki yönüyle birlikte ele alınıp değerlendiriliyor.
Bunlardan ilki İç Self-determinasyon hakkıdır. Bir, veya birkaç halkın birlikte yaşadığı devletin bütünlüğünü bozmadan, aynı devletin sınırları içinde kalmak kaydıyla kendi siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel yapısını özgürce belirleme hakkıdır. Bu hakla ülke yönetimine yasalarla belirlenen şekilde katılması, kendi dilini ve kültürünü baskı altına alınmadan özgürce yaşayabilmesi ve geliştirme hakkıdır.
İkincisi Dış Self-determinasyon hakkı ise bir halkın içinde yaşadığı devletten ayrılıp kendi bağımsız devletini kurması (ulus devletini),veya başka bir devletle (ikinci paylaşım savaşında bölünen Doğu Almanya ile Batı Almanya’nın birleşmesinde olduğu gibi) birleşme hakkıdır. Dış Self determinasyon hakkı aynı zamanda çağdaş hukuka göre sömürge veya ülkeleri işgal edilmiş halklar için geçerli sayılıyor.
Türkiye Birleşmiş Milletler’ de kabul edilen İkiz Sözleşmeleri 2000 yılında imzaladı. 2003 yılında TBMM’de onaylamasına rağmen yukarıda anlatmaya çalıştığım her iki (iç ve dış) Self-determinasyon hakkına Türkiye mevcut statükonun bozulacağı endişesi ile Lozan Antlaşması’nı gerekçe göstererek ikisine de şerh (çekince) koydu.
Lozan Anlaşması’na göre Kürd, Arap ve Çerkesler etnik açıdan değil, Türklerle aynı inançta oldukları için “azınlık” olarak kabul edilmemiş. Lozan’a sahip çıkılmasının nedeni budur.
Yaşanan süreçte de aynı nedenlerle Kürdlerin ulusal haklarına yer verilmiyor.
Öcalan’da sadece Türkiye’de yaşatan 30-35 milyon Kürd’ün Self-determinasyon hakkına (İç veya dış hangisi olursa olsun) Lozan Anlaşması’nı savunarak karşı çıkmıyor. Kürdistan’ın diğer üç parçasında da entegrasyonu savunuyor.
Bir ulusun kimlik tarihinden aldığı değerleri ve anadili ile zengin ve köklüyse yasa çıkarmakla, baskı ve zor uygulayarak entegre edilerek(yok edilmesini) mümkün değil. Bunun artık anlaşılması ve vazgeçilmesi gerekiyor.
Aradan yüzyıl geçmesine rağmen Devlet Bahçeli’nin başlattığı yeni süreçte de devletin kuruluş ilkeleri değişmediği gibi Kürdler açısından ortaya konulan farklı bir anlayış, bakış açısı da yok.
İki halkın, savaşlara neden olan sömürge veya işgal altında iç sömürge olmanın dışında birlikte barış içinde yaşayabilmeleri için kendi iradeleri ile karşılıklı kabul gören değişik sistemler var. Bunlar federasyon, özerklik gibi koşullara uygun dünyada uygulanan sistemlerdir.
Bahçeli ve Öcalan sözbirliği ederek sürekli Türk’ler ile Kürdlerin iki kurucu unsur olduğunu tekrar ediyorlar. Ancak bu tekrara rağmen Kürdler açısından ulusal anlamda ciddiye alınacak bir öneri yok. Kürdler de Türk’ler gibi kurucu unsur olarak kabul görseydi başta anayasa olmak üzere diğer yasalarda olduğu gibi Kürd’ün inkarı ve Türkçülük üzerine tekçi anlayış ile kurulan mevcut statükoya itiraz edilmesi gerekirdi.
90’lı yıllarda (faili belli cinayetlerin işlendiği dönem) ulusal farklılıklara sahip çıkarak “Aynı apartmanın farklı dairelerinde oturuyoruz.” diyerek benimde savunduğum, “Adımız farklı, soyadımız Türkiye” anlayışı Devlet Bahçeli’nin başlattığı süreçte de içi boşaltılarak tekrar ediliyor. Öcalan’ın ortaya attığı entegrasyon anlayışı ile iki ulusun eşit şartlarda birliğini değil. Kürdler birey olarak ele alıp Türk kimliği altında değerlendiriyor.
Öcalan Birleşmiş Milletler‘de kabul gören İç ve Dış Self determinasyon hakkını Filistin halkı için savunmasına rağmen Kürdler söz konusu olduğunda dörde bölünmüş Kürdistan’ın her bir parçasının dört ülkenin mütemmim cüzü (ayrılmaz parça) gibi kabul ediyor ve Kürdlere de kabul ettirmeyi kendisine görev ediniyor.
İmralı Adası’nda tamamlanan Öcalan’ın paradigmasıda yer verdiği vatandaşlık hakkını da Kandil ve DEM Parti’si süreç ile tanınacak yeni hak gibi savunuyor. Türkiye’de vatandaşlık hakkı doğum ile elde edilen bir haktır. Binlerce yıl öncesinden adını verdikleri vatanlarında yaşayan Kürdlere de tanınan bu hak ulusal kimliğin inkarı olarak kullanıldı, hala kullanılıyor.
Türk etnik bir tanımdır ve Türkler için kullanılır. Kürd de etnik bir tanımdır ve Kürdler için kullanılmalıdır. Kürdlere verilen nüfus kağıdında Kürd yerine Türk olarak yazılması ile verilen vatandaşlık hakkı bir lütuf değil, Türkiye’nin kurulduğu günden beri asimilasyon amaçlı uygulamadır. Bu güne kadar Kürdler için “Türkiye vatandaşı” bile denmiyor, söylenen sadece “Türk vatandaşı. Kürdlerin Cumhuriyet sonrası mücadele tarihi ve bütün başkaldırılar nüfus kimliğinde Türk yazılarak vatandaş kabul edilsin diye değil ulusal kimliği ile birlikte ulusal haklarının kabul edilmesi içindir.
Demirel’in askeri kaynaklardan aldığı bilgiye göre 28 isyan ve son elli yıldır Öcalan ile birlikte sürdürülen kirli savaşa rağmen Kürdler asimile edilemiyor. “Zorla güzellik” olamayacağı gibi
“Aynı şeyleri tekrar edip farklı sonuçlar beklemek deliliktir/aptallıktır.” sözü yüzyıldır uygulanan, ancak başarılamayan asimilasyon politikası için de geçerlidir.
Kirli Savaş’ın geride bıraktığı maddi ve manevi yıkım üzerinden Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte Devlet Bahçeli’nin iktidar ile birlikte geliştirdiği “Terörsüz Türkiye” sürecinde Öcalan’ın üstlendiği görev ve bu görev ve savunduğu paradigma Kürd halkının Türk halkı içinde entegre edilerek asimile edilmesinin farklı bir ifadesidir.
DEM Partinin sözünü ettiği “Kürd sorununun çözümü” ve “Türkiye’nin Demokratikleşmesi” gibi beklentilere neden olacak söylemlerin hiç biri süreçte yok. Süreçte olan sadece geçmişte uygulanan af yasaları gibi PKK’liler için çıkarılan sınırları belli af yasası var.
Sürecin Kürd kamuoyunda yaratacağı sıkıntıları bilen Kandil ve DEM Parti’yi yönetenler önlem olarak savaşın yarattığı kötü sonuçlarından ve barışın güzel ve erdemli yanlarından söz edip Öcalan sayesinde Türkiye’nin demokratikleşeceğini, böylece Demokratik Toplum’un oluşacağını ve Kürd sorununun da çözüleceğini söyleyerek sürece farklı anlamlar yüklüyorlar.
Kandil ve DEM Partinin ustalıkla farklı anlamlar yüklediği önemli konulardan bir diğeri de entegrasyondur. Kökeni Fransızca olan entegre kelimesinin Türk Dil Kurumu’nda belirtiler anlamı; “Bütünleşme” olarak belirtilmiş. İki ulus için savunulduğunda birinin diğerine farklılıklarından vazgeçerek katılması, yani diğerinin içinde eritilerek onun gibi olması demektir. Entegrasyon asimilasyon ile aynı anlamdadır. Zorla entegrasyon uygulaması da insanlık suçudur.
Öcalan gibi DEM Parti de entegrasyonu sadece Kürdistan’ın Türkiye parçasında değil Suriye Irak ve İran’da kalan parçaları için savunuyor.
Türkler, Kürdler, Araplar ve Farslar farklı uluslardır. Türkiye, İran ve Suriye’de egemen olan uluslar ile uyumlu olarak bütünleşmesi için Kürdlerin kendi iradeleri ile aralarında oluşacak belirlenen statüye, Irak’ta kurulan federatif yapı gibi evet demeleri gerekir. Bu gün diğer parçalar için Güney Kürdistan’da elde edilen statüden başka elde edilen bir statü yok….
Sadece süreç ile ilgili kurulan “Takip ve Değerlendirme Kurulu’na bağlı olarak, altında çalışacak olan “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Komisyonu’nunda” çalışması için Öcalan’a verilen statü var.
Öcalan gibi Kandil ve DEM Parti de entegrasyonu sadece Kürdistan’ın Türkiye parçasında değil Suriye Irak ve İran’da kalan parçaları için savunuyor.
Diğer yandan Kandil ve DEM Parti’nin söz birliği ile “Süreç tıkandı-yürümüyor” demelerinin ciddiye alınacak bir yanı yok. Süreç Öcalan’ın katkıları ile sadece Türkiye’de değil, Suriye’de PYD’ ile ve Irak’ta YBŞ sayesinde Şengal’in Irak’a katılması ile başından beri öngörüldüğü biçimde adım adım yürütüyor.
Bunlarla yetinmeyen Bahçeli adım adım yürütülen sürecin geldiği aşamada “Bölge barışı için PEJAK’ın ve tüm kolları İran’da silah bırakmalıdır.” diyor. Bölgesel barış bir tek PEJAK’ın silah bırakmasıyla nasıl gerçekleşecek? Irak’ta ordu dışında molla rejimi ile bağlantılı Ketaib Hizbullah Nuceba ve Bedir gibi örgütlü ve silahlı guruplar var. Ayrıca Suriye’de HTŞ ve İŞİD’den geriye kalan irili ufaklı guruplar ve Lübnan’da Hizbullah Yemen’de de yine molla rejiminden destek alan ayrılıkçı Husiler var. Bahçeli bölge barışı için bütün bu gurupları değil neden bir tek PEJAK’ı görüyor?
Bunun da nedeni Suriye’de başarı ile yürütülen süreçte Rojava’da yaşayan Kürdler Öcalan’a bağlı PYD sayesinde bütün kazanımlarından vazgeçerek Arap ulusu içinde entegre olmasının önü açıldı. Bunun karşılığında PYD yöneticilerinden General lakaplı Mazlum Abdi Ahmed el Şara’nın “Doğu Suriye” ile (artık Batı Kürdistan veya Rojava diyemiyorlar) ilgili konularda yardımcısı, Sipan Hemo Genelkurmay Başkanı’nın Suriye’nin doğusunda yardımcısı ve İlham Ahmed’in de Ahmed el Şara’nın kontenjanından Şam’da milletvekili oldu.
Suriye’de PYD’nin entegrasyonu geçekleştirmek için S-KDP ve ENKS gibi örgütlere baskı uyguladı. Roj Peşmergeleri’nin Rojava’ya gelmelerini savaş nedeni sayarak engelledi. Bahçeli tek başına Öcalan’ın “Demokratik Entegrasyon” diyerek ortaya attığı paradigmasının para etmeyeceği bildiği için PAK,İ-KDP, Komela ve Xebat gibi ulusalcı talepleri olan örgütlere değil sadece PEJAK’a silah bırakma çağrısı yapıyor. Çünkü Bahçeli’nin adına “Bölge barşı” diyerek öne sürdüğü molla rejimine entegre olmayı savunan İran’da tek örgüt PEJAK var. Ulusal talepleri olan örgütlerin taleplerine karşı Öcalan’ın öndenliğinde PYD ile Suriye yönetimi arasında gerçekleşen entegrasyon anlaşması gibi molla rejimi ile de sadece PEJAK arasında benzeri entegrasyon anlaşmasının yapılmasını istiyor.
Bahçeli PKK’nin Batı Kürdistan’daki uzantısı PYD’nin ulusal talep olmadan kullanıldığı gibi Doğu Kurdistan’da da uzantısı olan PEJAK’ın öne çıkarılıp yönlendirilmesinin zamanınin geldiği düşünülüyor. Böylece PYD’nin Rojava’da S-KDP,ENKS ve Roj peşmergelerine engel olduğu gibi PEJAK’ın da Kürdlerin entegre (asimile) edilmesine karşı çıkan ve ulusal talebi olan İ-KDP,PAK ve Komela gibi örgütlere de PEJAK’ın engel olmasını ve molla rejimi ile birlikte tavır almasını istiyor. Ancak Mahabbad Cumhuriyeti’nden beri Kürd ulusal bilincinin korunduğu Rojhılat’ta entegrasyonun savunulması PEJAK’ın boyunu ve haddini aşar.
Görüldüğü gibi süreç sadece içeride değil, “Kürd anasını görmesin” diye dış politikada Suriye’de PYD ve İran’da PEJAK üzerinden kesintisiz devam ediyor. Buna rağmen tabanda yarattığı beklentilerin boşa çıkması ile oluşacak tepkilerin önünü almak, oluşan tepkilere engel olmak için Kandil ve DEM Parti süreç ile ilgili yapılan bir anlaşma varmış gibi sürekli “Barıştan, demokrasiden, eşitlikten ve Kürdçe’nin anayasa ile teminat alınmasından söz ediyorlar. Bunun içinde arada bir süreç tıkandı deniyor. Kürdlerin Türkiye’ye entegre edilme süreci tıkanmadı. Yeni konutuna yerleşen Öcalan ve oluşturduğu ekibi ile birlikte, Kürdler adına tek bir şart öne sürülmeden süreç kendi rayında tıkır tıkır işliyor.
Sürece karşı savunulması gereken PKK’nin ve KİRLİ SAVAŞIN BİTMESİNE EVET,ÖCALAN’IN LİDERLİĞİNDE DAYATILAN ENTEGRASYONA HAYIR….

